HABERMAX. 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü, dünya genelinde gazeteciliğin onurunun ve ifade özgürlüğünün konuşulduğu bir tarih olarak öne çıkıyor. Ancak Türkiye’de bu özel gün, kutlamadan çok sorgulama ve yüzleşme ile anılıyor. Medyanın mevcut durumu, sadece iktidar baskısı tartışmalarıyla değil, aynı zamanda muhalefet çevrelerinde oluşan eleştiriye kapalı yapı ile de dikkat çekiyor. 
Yazan: Durmuş Acar
Türkiye’de gazetecilik faaliyetleri söz konusu olduğunda en sık dile getirilen konuların başında iktidara yönelik eleştirilerin hukuki ve idari baskılarla karşılaştığı iddiaları geliyor. Gazeteciler, yaptıkları haberler veya köşe yazıları nedeniyle çeşitli soruşturmalarla karşı karşıya kalabildiklerini ifade ediyor. Bu durum, basın özgürlüğü tartışmalarının merkezinde yer almayı sürdürüyor.
Basın dünyasında “özgürlük” denilince akla ilk gelen iktidar baskısıdır; doğrudur, kaleminizi azıcık iktidara dokundurduğunuzda mahkemeler, davalar ve hakaretler zinciri sizi bekler. Ancak madalyonun diğer yüzünde, belki de iktidar baskısından daha sinsi bir “suskunluk” iklimi var. Bugün ana muhalefeti ya da “muhalif” olarak konumlanan odakları eleştirmeye kalkın; o zaman da “yandınız” demektir.
Bu kesimlerde de özgürlük, sadece “kendi mahallelerini” eleştirmemek üzerine kurulu bir kutsiyet gibidir. Gazeteciyi sokağa çıkarmazlar, sosyal medyada linç ederler, sizi “saf değiştirmekle” itham ederler. Yani kısacası; ne iktidar ne de muhalefet, gerçek gazeteciliğin o çıplak ve tarafsız yüzüne tahammül edebiliyor.
Öte yandan, kamuoyunda daha az dile getirilen ancak giderek daha fazla tartışılan bir başka konu ise muhalefet çevrelerine yönelik eleştirilerde yaşanan zorluklar. Bazı gazeteciler, muhalif kesimleri eleştirdiklerinde sosyal medyada yoğun tepkilerle karşılaştıklarını, hatta “taraf değiştirme” suçlamalarına maruz kaldıklarını belirtiyor. Bu durum, basın özgürlüğünün yalnızca siyasi iktidarla sınırlı olmayan çok boyutlu bir mesele olduğunu ortaya koyuyor.
Uzmanlara ve sektör temsilcilerine göre gazeteciliğin temel ilkesi, gücü elinde bulunduran her yapıyı denetlemek ve kamu adına sorgulamaktır. Bu çerçevede, ister iktidar ister muhalefet olsun, tüm siyasi aktörlere eşit mesafede durmanın mesleki bir sorumluluk olduğu vurgulanıyor. Tarafsızlığın bir tercih değil, etik bir zorunluluk olduğu ifade ediliyor.
Türkiye’de medya ortamının giderek kutuplaştığı ve farklı görüşlerin kendi “mahalleleri” içinde kaldığı yönünde değerlendirmeler de dikkat çekiyor. Her kesimin kendi doğrularını öne çıkardığı, yanlışların ise çoğu zaman görmezden gelindiği bu yapı, gazeteciliğin kamusal işlevine zarar verdiği gerekçesiyle eleştiriliyor.
Basın özgürlüğü kavramının yalnızca iktidar baskısına karşı durmakla sınırlı olmadığı; aynı zamanda toplumun tüm kesimlerinde eleştiriye açık bir ortamın varlığıyla mümkün olabileceği ifade ediliyor. Gazetecilerin, ait oldukları çevrelerdeki yanlışları da dile getirebilmesi gerektiği görüşü öne çıkıyor.
Bugün medya, adeta birbirine düşman kabilelerin kamp kurduğu bir alan haline geldi. Herkes kendi “doğrusunu” yazıyor, kendi “yanlışını” örtbas ediyor. Oysa basın özgürlüğü, sadece iktidarın baskısına karşı durmak değildir; basın özgürlüğü, kendi ait olduğunuz mahalledeki yanlışı da en cesur şekilde yazabilme özgürlüğüdür.
Bugün susanlar, yarın o susturdukları yanlışlar kendi kapılarına dayandığında “özgürlük” diye bağırsalar da nafiledir. Kalem, ancak doğruları yansıttığında bir “kılıç” olur; eğer kalem birilerinin maşası olursa, o kalem zaten çoktan kırılmış demektir.
Kimin yanlış yaptığına bakmadan, vicdanın ve hakikatin izini süren; iktidara, muhalefete, lobilere ya da güç odaklarına boyun eğmeyen tüm meslektaşlarımın 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü kutlu olsun.
Unutmayın; kalemini kırmayanlar, yarın tarih önünde en dik duranlar olacaktır.