
Son günlerde yaşanan gelişmelere bakıldığında, CHP’ye yönelik yalnızca dışarıdan değil, içeriden de bir baskı sürecinin işletildiği yönünde görüşler dillendiriliyor. Bu görüşe göre, yıllardır dışarıdan yıkılamayan siyasi yapı, içeriden zayıflatılmaya çalışılıyor. İstifalar, polemikler ve parti içi tartışmaların artması, bu düşünceyi güçlendiren unsurlar arasında gösteriliyor.
Yerel seçimlerde halkın sandıkta verdiği mesaj oldukça netti. Seçmen, ekonomik sıkıntılar, hayat pahalılığı ve sosyal sorunlar nedeniyle tercihini değiştirdi ve birçok yerde CHP’ye yöneldi. Bu durum, seçmenin oyunu şahıslara değil, partiye ve değişim umuduna verdiği şeklinde yorumlandı.
Zira seçmen, başka partilere yönelmek isteseydi bunu sandıkta gösterebilirdi. Ancak tercihini CHP’den yana kullanması, bir siyasi duruşun ifadesi olarak değerlendirildi. Bu nedenle seçmenin verdiği oyların, bireysel siyasi hesaplarla başka partilere taşınması ya da istifalarla boşa düşürülmesi, kamuoyunda tepkiyle karşılanıyor.
Son dönemde yaşanan istifalar ve parti içi gerilimler, “sistematik bir süreç mi işletiliyor?” sorusunu da beraberinde getiriyor. Özellikle bazı yerel yöneticilere yönelik sözlü saldırılar ve siyasi baskı iddiaları, tartışmaları daha da büyütüyor.
Eskişehir Mihalgazi Belediye Başkanı’na yönelik hakaret iddiaları ve bu olayın ardından yaşanan tartışmalar, siyasetteki kutuplaşmanın geldiği noktayı gözler önüne serdi. Ancak bu tür olayların, tüm partiye mal edilmesi ve genelleştirilmesi, siyaset dilinin sertleşmesine yol açıyor.
Türkiye’de asgari ücretli, emekli ve dar gelirli kesimlerin yaşadığı ekonomik sıkıntılar her geçen gün daha görünür hale geliyor. Market fiyatlarının el yakması, kiraların hızla yükselmesi ve pazarda sebze meyveye erişimin zorlaşması, vatandaşın temel gündemini oluşturuyor.
Böylesi bir ortamda siyasi tartışmaların odağının, ekonomik sorunların çözümünden çok parti içi çekişmelere kayması, toplumda hayal kırıklığı yaratıyor. Vatandaş, günlük hayatın ağır yükü altında ezilirken, siyaset kurumundan çözüm üretmesini bekliyor.
Siyasi polemiklerin arttığı bu dönemde, en sık dile getirilen çağrılardan biri de sandık talebi. Seçmenin iradesinin tartışıldığı her ortamda, en net ve meşru çözümün seçim olduğu vurgulanıyor.
Siyasette güç iddiasında bulunan herkes için en büyük testin sandık olduğu gerçeği değişmiyor. Halkın güvenini kazanan yoluna devam eder, kaybeden ise ders çıkarır. Demokrasi de zaten bunun üzerine kurulu.
Bugün gelinen noktada, Türkiye’nin asıl gündemi ekonomik zorluklar, hayat pahalılığı ve sosyal sorunlar. Siyasi partiler arasındaki rekabetin ve parti içi tartışmaların, bu gerçekleri gölgelemesine izin verilmemeli.
Seçmenin verdiği mesaj açık: Daha adil, daha şeffaf ve daha halkçı bir yönetim anlayışı. Bu mesajın doğru okunması ve siyasi hesapların önüne halkın ihtiyaçlarının konulması, Türkiye siyasetinin en büyük sınavı olmaya devam ediyor.
Siyasetin yönünü belirleyecek olan yine halkın kendisi olacak. Ve o kararın verileceği yer, her zaman olduğu gibi sandık olacak.