HABERMAX. HABER MERKEZİ – Eğitimci ve siyaset bilimci Sabri Şenel’in kaleme aldığı bu metin, klasik bir taziye yazısının çok ötesine geçerek Türkiye’nin 20. yüzyılın ikinci yarısında yaşadığı büyük iç göçün, kentleşme sancılarının ve bugün giderek aşınan insani değerlerin güçlü bir edebi ve sosyolojik kaydına dönüşüyor. Şenel, İsmet Taşçı’nın şahsında yalnızca bir insanı değil; bir kuşağı, bir kültürü ve Anadolu insanının metropollerde tutunma mücadelesini anlatıyor.
Şenel’in Gümüşhane’den İstanbul Sanayi Mahallesi’ne uzanan anlatısı, Türkiye’nin sanayileşme ve kentleşme sürecinin görünmeyen yüzünü gözler önüne seriyor. “Çile, cefa ve mahrumiyet” kavramlarıyla örülen bu hikâye, büyük şehirlerin kenar mahallelerini yalnızca yoksulluğun değil, aynı zamanda yeni bir toplumsal dayanışma biçiminin mekânı olarak resmediyor.
Farklı yörelerden gelen insanların aynı kaderde buluştuğu bu mahalleler, devletin ve kurumsal yapının henüz ulaşamadığı yıllarda, kendi ahlaki ve insani “toplumsal sözleşmesini” kuruyor.
Metnin merkezindeki İsmet Taşçı figürü, bu sözleşmenin yaşayan temsilcisi olarak öne çıkıyor. Resmi bir sıfatı olmaksızın üstlendiği “gönüllü muhtarlık”, dönemin toplumsal gerçekliğini çarpıcı biçimde yansıtıyor.
Yeni gelen hemşerilere “yalnız değilsin” duygusunu aşılaması, iş bulması, sofrasını paylaşması, evini açması ve mahallede çıkan anlaşmazlıklarda arabulucu olması; onu sıradan bir komşunun ötesine taşıyor. Taşçı, bu yönüyle sadece bir dayanışma figürü değil, aynı zamanda İstanbul’da ayakta kalmaya çalışan Gümüşhaneliler için bir kültür elçisi ve doğal bir lider olarak betimleniyor.
Sabri Şenel’in yazısı, günümüzün yaygın maddeci anlayışına karşı da güçlü bir ahlaki itiraz içeriyor. “Cebinde akreple şehre gelenler” ile “beş kuruşunu beş kişiyle paylaşanlar” arasındaki karşıtlık, gerçek zenginliğin ne olduğu sorusunu yeniden gündeme getiriyor.
Şenel’e göre zenginlik, banka hesaplarında biriken rakamlarla değil; ardında bırakılan güven, iyilik ve “hoş bir sada” ile ölçülüyor. İsmet Taşçı’nın mirası da tam olarak burada anlam kazanıyor.
Metnin en duygusal katmanlarından biri, vefa ve dostluk teması etrafında örülüyor. Sultan Selim Caddesi, türkülerle hasret giderilen geceler ve gurbetin derin yalnızlığı, okuyucuyu hem kişisel hem kolektif bir hafızaya davet ediyor.
Sabri Şenel’in, ortaokul yıllarında kendisine el uzatan “kara yağız yiğidi” yarım asır sonra aynı sıcaklık ve vefayla anması, yazıyı sıradan bir anma metninden çıkarıp güçlü bir insanlık belgesine dönüştürüyor.
Özetle Sabri Şenel, bu satırlarla İsmet Taşçı’nın şahsında Anadolu irfanının büyük şehirlerde verdiği sessiz ama onurlu direnişi ölümsüzleştiriyor. Bu portre yazısı; komşuluk, güven, karşılıksız yardım ve delikanlılık gibi değerlerin birer “eski zaman masalı” olmadığını, bu toprakların bağrından çıkan gerçek insanlar tarafından yaşatıldığını bir kez daha hatırlatıyor.
Şenel’in kalemiyle kayıt altına alınan bu hikâye, yalnızca geçmişe dair bir hatırlatma değil; bugünün yalnızlaşan şehirlerine yöneltilmiş güçlü bir vicdan çağrısı olarak da okunuyor.