Dolar 32,0954
Euro 34,9643
Altın 2.431,80
BİST 10.656,96
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 25°C
Açık
İstanbul
25°C
Açık
Çar 27°C
Per 26°C
Cum 28°C
Cts 28°C

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan yazdı “Demokrat mı olmak istersiniz yerli ve milli mi?”

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan yazdı “Demokrat mı olmak istersiniz yerli ve milli mi?”
10 Mayıs 2024 09:49
95
HABERMAX. Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan, soL Haber Portalı’nda yayınlanan yazısında, bir yanda batılı ve emperyalist ülkelerin domine ettiği “demokrasi” ve “özgürlük” paradigması, diğer yanda “yerli ve milli” söylemine sığınan pazarlıkçı ve rekabetçi yaklaşımdansa kurtuluş için mutlak bir kopuşun gerekliliğini hatırlatarak “Sosyalizmsiz “demokrasi” son tahlilde NATO’dur, CIA’dir, Soros’tur. Sosyalizmsiz “bağımsızlık”ın gideceği yer de, bugünün dünyasında faşizm değilse, despotizmdir. İlki demokrasi değildir. İkincisinden ise bağımsız ülke çıkmaz.” dedi.
Yazının tamamı şöyle: Demokrat mı olmak istersiniz yerli ve milli mi? “Türkiye toprağında derin kökleri bulunan kamuculuğu, ekonomik devletçiliği, laikliği, ABD ve NATO karşıtlığını Yeni-Osmanlıcı, faşizan unsurlarla harmanlanmış bir doğrultunun, dolayısıyla acımasız bir sermaye diktatörlüğü formunun içinde heba etmemek de tarihsel sorumluluğumuzdur…
” Böyle bitirmiştim geçen yazımı. Neden böyle bitirmiştim? Çünkü mesele kimilerinin sandığından daha önemli. Son dönemde sesi bayağı gür çıkan, ekonomiden dış politikaya birçok alanda ardı ardına hamleler yapan açık ve fanatik Amerikancı, NATO’cu kanadın karşısında konumlanan, zaman zaman direnç gösteren, zaman zaman ayar veren, kimi kesitlerde ise ipleri eline alan ve kendini “milli ve yerli” kodlamasıyla tanımlayan odak toplumdaki laik, devletçi ve NATO karşıtı birikimin bir bölümünü kendine çektiği ya da mahkum ettiği oranda daha “gerçek” bir karaktere bürünmekte. Bir kez daha, mevcut düzenin içindeki gerilimlerde insanlığın geçmişten bugüne pozitif anlam yüklediği değerlerin farklı kanatlar arasında pay edildiğini görüyoruz. Kıble olarak ABD, AB ve NATO’yu belirleyenlerin “demokrasi” ve “özgürlük” kavramlarını istismar etmekten hiç vazgeçmedikleri ortada. ABD ve Avrupa’nın alabildiğine sakilleşmesi bile onları durduramıyor. Sadece Filistin meselesi bile “özgürlük” ve “demokrasi” kavramlarını suratlarına suratlarına çarpmak için yeterli kepazelik üretmiş durumda. Biden denen adamı saymıyorum bile. Daha yakınlara gelelim, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen’i her dinlediğimde, Almanya’da Nazi iktidarı güncellense yeni Goebbels’in tartışmasız bu kadın olacağına dair bir düşünceye kapılmaktayım. Brüksel’de, Berlin’de, Londra’da, Paris’te müesses nizamın mühkem mevkilerinde faşistler cirit atıyor.
Bunlar çok uluslu tekellerin militanlarıdır.
Devrimcilerin “demokrasi” ve “özgürlük” mücadelesinde bunlardan ve bunların enstrümanlarından mutlak olarak kopması gerekiyor. Siyasi ve toplumsal mücadelelerde steril alan olmaz. Ama açık, net konumlanışlar olur; devrimciler açısından olmalı da. ABD emperyalizminin biçimlendirdiği bir “demokrasi” anlayışını, tarihsel ilerlemenin bir uğrağı olarak hiçbir biçimde göremeyiz. İşin gerçeği, insanlığın eşitlikçi bir düzene ilerleyişinde, yani sınıfsız bir toplumun inşası için gerekli devrimci dönüşümlerin öncesinde “demokrasi”ye ulaşması gerektiğine ilişkin yıllanmış ezberle bugün batıdan esen “demokrasi” ve “özgürlük” arasında hiçbir ilişki kurulamaz. Lakin, dahası da var… O ezber bütünüyle terk edilmelidir. O ezber, burjuva devrimleri çağından, o çağın nefesini tüketmediği zamanlardan kalmadır. Bugün her tarafı çürümüş ve çürüten emperyalist sisteme karşı mücadelede “demokrasi” evresine ihtiyaç duyulduğunu ileri sürmeye kalkmak o çürümenin parçası olmaktan başka sonuç vermez. Evet ürkütücü. Çünkü barbarlık, savaşlar, despotizm üreten bir karanlık iklimde “sosyalizm” uzak bir hedef olarak görüldüğünde sığınılacak bir liman olarak “demokrasi” gerçekten cazip.
Ama gerçekçi olalım, öyle bir liman yok.
Peki buna rağmen “demokrasi” ve “özgürlük” yalanı nasıl ikna edici oluyor? Tamam “ikna edici” çok abartılı çünkü tel tel dökülüyor batılı emperyalist ülkeler ama yine de durumu idare ediyor ve birçok ülkede daha fazla özgürlük isteyenleri kendilerine bağlayıp sahte bir umut yaratabiliyorlar. Bunu yapabiliyorlar çünkü bugün karşılarında yoksul kitlelerin gerçek bir özgürlük ve demokrasi arayışıyla hareket eden, özgürlüğü eşitliğin bir uzantısı olarak gören etkili bir hareket şimdilik yok. Bu ancak güçlü ve kendisini uluslararası ölçekte hissettiren bir işçi sınıfı hareketi olabilirdi. Evet bu yok ama ABD ve Avrupalı emperyalistlerin karşısında “demokrasi” ve “özgürlük”ler açısından sicili oldukça bozuk, dahası bu tür kavramları pek takmayan epey bir uluslararası aktör var. Bunların bir bölümü ABD’nin müttefiki olduğu için pek gündem olmuyor. Ancak beri tarafta emperyalist propagandanın “demokrasi” ve “özgürlük” nakaratı için yeterli miktarda malzeme var. Çürüyen Atlantik hattı, bu malzemeyi kullanarak kendini meşrulaştırmaya çalışıyor ve belli oranlarda başarılı oluyor. “Putin muhalifleri öldürüyor”, “kendisiyle işbirliği yapmayan iş insanlarını pencereden atıyor”, “Ukrayna’daki savaşa karşı çıkanları hapsediyor”…
Bunlar oluyor mu? Bunlar olmuyor diyemeyiz. Kimse demiyor zaten.
“Ama onlar ABD ajanı…
” Yanlış mı? Çoklukla doğru. Veya en azından Rusya’da devletin tepesine çöktüğü kişilerin bir bölümünün ABD ve müttefikleri tarafından doğrudan yönlendirildiği ortada. Benzer bir yaklaşımı İran konusunda da geliştirebiliriz. ABD “İran’da demokrasi ve özgürlük yok” diyerek kendini meşrulaştırırken İran rejimi “muhalifleri ABD yönlendiriyor ve besliyor” diyerek aynısını yapıyor. Ve açıkçası bu da yeni dönemin bir ezberi haline geldi. Birçok iktidar ve siyasetçi kendi uygulamalarını ABD, Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkelerin kendi ülkelerine dönük müdahalelerini boşa çıkarma çabası olarak göstererek aklamaya kalkıyor. Müdahale olduğu bal gibi ortada. Ama… Aması şu: Bugün ABD’nin kuşatmasını veya saldırganlığını gerekçe göstererek halkı kuralsız yöntemlerle baskı altında tutanların ABD emperyalizmi ile bir karşıtlığı yok; onunla rekabeti var. Emperyalizm, kapitalizmin bir ürünü, onun bir aşamasıdır. Kapitalizm eşitsizliklerin kaynağıdır, gelişkin bir demokrasinin inşa edilmesinin önündeki temel engeldir. Kapitalizmi ortadan kaldırmayı hedeflemeyen bir iradenin emperyalizme karşı olması imkansızdır. Dahası günümüzde emperyalizme yönelmeyen bir kapitalizm de yoktur. Her ülkenin buna gücü ve olanağı olmayabilir ya da rekabete gücü oranında katılabilir. Bir yandan işçi sınıfının sermaye sınıfı tarafından sömürüldüğü bir toplumsal düzene kol kanat gerecek ve o düzenin diğer uluslararası güçler karşısında rekabet olanağını artırmak için bir devlet stratejisi geliştireceksin diğer yandan emperyalist dünya düzeninden şikayet edeceksin. Bazen de o düzende elverişli bir yer elde ettiğinde hiç sesini çıkarmayacaksın! Bir iktidarın kendisini korumak için otoriter bir yaklaşım geliştirmesi her örnek için geçerli bir kuraldır. Ancak bunun tarihsel anlamda meşru olması için iki şey gerekir: Birincisi insanlığın karşılaştığı sorunların kökünü kurutmaya dönük bir felsefeye sahip olmak, ikincisi nüfusun çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçi kitleleri bu felsefeyle birlikte mücadelenin içine katmak, aktif öznesi haline getirmek. Türkiye’ye geliyorum. Bugün bu düzenin aktörlerinin “demokrasiciler” ve “yerli-milli güçler” diye taraflaşmasında bir kanadı meşrulaştıran bir zemin bulunmuyor. Bazı okurların yukarıdaki paragrafı soyut ve öznel bulacağını tahmin edebiliyorum. Aslında hiç de soyut ve öznel değil. İnsanlar arasında eşitlik hedefi ve bu hedef doğrultusunda hareket etmek, siyaset alanının temel meşruiyet kaynağıdır.
Lakin bu hedefin üzeri örtüldü ve insanlık birbirini besleyen, varlığını neredeyse bir ötekinin varlığı ile gerekçelendiren iki kutup arasında salınmaya başladı.
Bunu reddetmek zorundayız.
Ancak bunu reddederken bir şey açık olmalı:
Bu birbirini tamamlayan iki kutupla ilgili eşit mesafe olmaz. Böyle bir nötürlük iddiasının hayatta yeri yok. İşçi sınıfına siyaset alanında yer açmak için komünizmin bu ülkede siyasal ve ideolojik bir hegemonya mücadelesi vermesi gerekiyor. Bu açıdan batılı emperyalist ülkelerin domine ettiği “demokrasi” ve “özgürlük” paradigmasını temize çıkarmak ya da arındırmak yanlış ve boş bir stratejidir. Burada yapacak hiçbir şey kalmamıştır. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi, işçi sınıfının sömürüye ve sermayeye karşı dolayımsız bir mücadele pratiğine endekslenmelidir. Bunu Türkiye örneğinde demokrasi mücadelesinin en temel ve yaşamsal unsuru olan laiklik mücadelesini başa yazarak söylüyorum.
“Papazı dövdürmeyecektik” romantizmi ve kolaycılığı ile demokrasi mücadelesi verilemez, çok uluslu tekellere hizmet edilir.
Mutlak bir kopuş gerekiyor.
Diğer yandan “yerli ve milli” söylemine sığınan pazarlıkçı ve rekabetçi yaklaşımın birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de inşa etmeye başladığı yeni “resmi ideoloji”yi çözmek için cesur hamleler yapmak gerekiyor. Bu hamleler, yerlilik iddiasını küçümsememekle başlamak zorunda. Bu ülkeye, bu toprağa ait olma gibi özellikleri gerilik ya da çağdışılık olarak görmemek… Sonra kapitalist dünyanın en güçlü aktörü olmaya devam eden ABD emperyalizmi ve onun müttefiklerine karşı mücadeleyi şu ya da bu nedenle aksatmama, geriye çekmeme ve sulandırmamak… Tarihimizin ileri unsurları olan Cumhuriyetçilik, devletçilik, bağımsızlıkçılık gibi unsurların halka karşı baskı ve hatta faşizan ve ırkçı uygulamalar için kullanılmasından yorulup bu değerleri bırakmamak, tersine bu değerlerin kirletilmesinin önüne geçecek ölçüde onlara sahip çıkmak… Devrimcilik bunu gerektiriyor. Ve burada doğruda durmayı sağlayacak biricik strateji “sosyalist devrim” çizgisidir. Sosyalizmsiz “demokrasi” son tahlilde NATO’dur, CIA’dir, Soros’tur. Sosyalizmsiz “bağımsızlık”ın gideceği yer de, bugünün dünyasında faşizm değilse, despotizmdir. İlki demokrasi değildir. İkincisinden ise bağımsız ülke çıkmaz.
Paylaşın:
Objektif, tarafsız, şeffaf, hakaret olmadıkça her görüşe saygılı olmaya çalışıyoruz, sağı solu olmadan bütün siyasi haberlerinizi yayınları...
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

Mesaj Gönder
Merhaba, yayınlanmasını istediğiniz mesajınızı bize iletin, yayınlayalım.