HABERMAX. İnsan zihninin derinliklerinde zaman, yalnızca geçmişten geleceğe uzanan düz bir çizgi değildir. Bazen bir sahneye, bazen sessizce aralanan bir perdeye, bazen de gözlerimizin önünden birkaç saniye içinde geçip kaybolan bir hatıraya dönüşür. Peki, hafızamızda beliren bu görüntüler bize yalnızca geçmişimizi mi anlatır, yoksa kim olduğumuza ilişkin daha derin bir gerçeği mi fısıldar?

Konuk edebiyatçı yazar Etem Sevik, “Mavi Bir Tülün Arkasında Zaman: İnsan Kendi Hafızasının Neresindedir?” başlıklı yazısında hafıza, zaman, benlik ve varoluş kavramlarını felsefi bir bakış açısıyla ele alıyor. Søren Kierkegaard ve Henri Bergson'un düşüncelerinden hareket eden Sevik, insanın kendi geçmişine dışarıdan bakmasını, hatıraların parçalı yapısını ve koyu maviliğin simgelediği sonsuzluk duygusunu edebî bir anlatımla sorguluyor.
HATIRALARIN PERDESİ ARALANDIĞINDA
İnsan zihni, zamanı düz bir çizgi üzerinde yaşamaz; onu bir sahne gibi kurar ve seyreder. Bazen sıradan bir anın ortasında, bilincin perdesi aralanır ve ruh, kendi varlığının en tuhaf gösterisiyle baş başa kalır: Bir hatıra belirir.
Fakat bu, kitap sayfasını çevirmek gibi durağan bir eylem değildir. Gözlerimizin önünden, havada süzülen hafif bir tül gibi geçer; saniyeler içinde soldan sağa doğru kayar ve kaybolur.
Peki, bizi asıl ürperten şey bu imgenin hızı mıdır, yoksa sunduğu o derin, tekinsiz dekor mu?
Zihnimin sinemasında beliren bu sahnede her yeri çok koyu bir mavi kaplıyor. Belki gecenin en koyu, en el değmemiş tonudur bu; felsefenin “bilinmezlik” dediği, varlığın henüz biçim almadığı o sonsuz derinlik...
İşin en büyüleyici ve sarsıcı tarafı ise şurada başlar: Bu simsiyah maviliğin tam ortasında ben duruyorum. Fakat benim dışımda kalan, o sonsuz mavi boşlukta yüzen küçüklü büyüklü, şekil şekil parçalar var.
Edebiyat felsefesi açısından baktığımızda bu tablo, insan bilincinin en temel trajedisini ve mucizesini özetler: Özne olmak ve nesneleşmek.
KADRAJIN İÇİNDEKİ “BEN”: KENDİ HAYATININ SEYİRCİSİ OLMAK
Normal şartlarda hayatı ilk şahıs gözünden, yani birinci tekil şahıs olarak yaşarız. Dünyaya kendi gözlerimizden bakarız. Ancak hatıra zihinde süzülürken bir şey değişir: Kendimizi dışarıdan, o koyu maviliğin tam merkezinde beliren bir figür olarak görürüz.
Søren Kierkegaard’ın vurguladığı “benlik” kavramı tam da burada düğümlenir. İnsan, hem yaşanan anın içindeki eyleyendir hem de o anı zihninde yeniden üreten seyirci.
O koyu mavi fonda beliren “ben”, aslında geçmişin bir gölgesi; şu an o hatırayı izleyen “ben” ise o gölgeye mana biçmeye çalışan bir mimardır.
Kendimizi bir hatıranın ortasında izlerken, aslında zamanın dışına çıkar ve kendi varlığımıza tefekkürle bakarız.
İşte insanın kendi hafızasıyla kurduğu ilişkinin en çarpıcı noktası da budur. Geçmişte yaşadığımız kişiyle bugün olduğumuz kişi aynı mıdır? Hatıralarımızı yeniden hatırladığımızda, onları olduğu gibi mi görürüz, yoksa bugünkü düşüncelerimiz, duygularımız ve deneyimlerimizle yeniden mi biçimlendiririz?
Belki de hafıza, geçmişin değişmeden saklandığı bir oda değil; her dönüşümüzde yeniden düzenlediğimiz, bazı kapılarını açıp bazılarını kapattığımız gizemli bir mekândır.
İnsan kendi geçmişine baktığında yalnızca yaşadıklarını değil, yaşadıklarının kendisinde bıraktığı izleri de görür. Bu nedenle hatıralar, geçmişin sessiz tanıkları olduğu kadar bugünkü benliğimizin de kurucu unsurlarıdır.
ŞEKİL ŞEKİL PARÇALAR: DAĞILAN GERÇEKLİK, TOPLANAN HAFIZA
O maviliğin dışımda kalan her yerini kaplayan küçüklü büyüklü parçalar neyi temsil eder?
Fransız filozof Henri Bergson, hafızanın katı ve parçalanamaz bir bütün olmadığını, zamanın kesintisiz bir akış (durée) olduğunu söyler. Zihin, geçmişi bir bütün olarak saklayamaz; onu parçalar, kırar, şekillendirir ve bir araya getirir.
Hatıranın etrafında uçuşan o şekiller;
Yaşanmış ama unutulmuş duyguların kırıntılarıdır.
Söylenmemiş sözlerin, yarım kalmış bakışların geometrisidir.
Belki de hayatımızın anlamını oluşturmak üzere etrafımızda dönüp duran, ama henüz birleştiremediğimiz bir yapbozun parçalarıdır.
Biz merkezde dururuz; parçalar ise etrafımızda döner. Gerçeklik dediğimiz şey, tam da bu parçalar ile merkezdeki “ben” arasında kurduğumuz o kırılgan ilişkiden ibarettir.
Her hatıra, zihnimizde aynı açıklıkla yaşamaya devam etmez. Bazıları bütün ayrıntılarıyla geri dönerken bazıları yalnızca bir ses, bir koku, bir yüz ya da anlamını tam olarak çözemediğimiz bir duygu olarak belirir.
Bazen yıllar önce yaşadığımız bir olayın ayrıntılarını hatırlamayız ama o olayın bizde bıraktığı hissi bütün yoğunluğuyla yeniden yaşarız. Bir şarkı, eski bir sokak ya da tanıdık bir ses, unutulduğunu sandığımız bir zamanı bir anda bugüne taşıyabilir.
Bu durum bize hafızanın yalnızca bilgi saklayan bir mekanizma olmadığını gösterir. Hafıza aynı zamanda duyguların, anlamların ve kişisel deneyimlerin birbirine bağlandığı bir iç dünyadır.
Peki, etrafımızda uçuşan bu parçaları bir araya getirebildiğimizde kendimizi bütünüyle tanıyabilir miyiz?
Belki de insanın kendini tanıma çabası, bütün parçaları birleştirip kusursuz bir resim oluşturmak değil; eksik kalan parçalarla yaşamayı öğrenmektir.
KOYU GECE MAVİSİ: VARLIĞIN DEHŞETİ VE SIĞINAĞI
Mavi, edebiyatta çoğu zaman özlemin, sonsuzluğun ve içe dönüklüğün rengidir. Ancak bu “çok koyu, geceden de derin mavi”, felsefi anlamda varoluşun köklerine işaret eder.
Varoluşçu düşüncede insan, dünyaya fırlatılmış (thrownness) bir varlıktır. O kapkaranlık, dipsiz mavilik, evrenin ve zamanın ürkütücü sonsuzluğudur.
Fakat bu dehşet verici sonsuzluğun tam ortasında “ben”in duruyor olması, insanın evrendeki tekil anlam arayışını simgeler. Etrafta uçuşan o şekilsiz parçalar olmasa, mavilik bizi yutacaktır. O parçalar ise bizi bu dünyaya bağlayan, hafızamıza kazınmış yaşanmışlıklardır.
İnsan, sonsuzluk karşısında kendisini çoğu zaman küçük ve yalnız hisseder. Zamanın büyüklüğü, evrenin sınırsızlığı ve hayatın belirsizliği, zihnimizde cevaplanması güç sorular doğurur.
Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Yaşadıklarımızın anlamı nedir? Geçmişimiz bizi ne ölçüde belirler? Geleceğimiz üzerinde ne kadar söz sahibiyiz?
Bu soruların kesin cevapları bulunmasa da insan, yaşamını anlamlandırma çabasından vazgeçmez.
Koyu mavi boşluğun ortasında duran benlik, işte bu arayışın simgesidir. Çevresinde süzülen parçalar, yaşanmışlıkların ve duyguların izlerini taşır. Her biri, insanın kendi hikâyesinden bir kesit sunar.
Belki de sonsuzluğun ortasında kendimize bir yer açmamızı sağlayan şey, bütün soruların cevaplarını bilmek değil; yaşadıklarımızla aramızdaki bağı koruyabilmektir.
İnsan bazen bir hatıraya tutunur, bazen bir yüzü unutamaz, bazen de geçmişte bıraktığını düşündüğü bir duygunun yıllar sonra yeniden karşısına çıkmasına şaşırır. Çünkü geçmiş, her zaman geride kalmış bir zaman dilimi değildir. Bazen bugünün içinde sessizce yaşamaya devam eder.
ZAMANIN İÇİNDE DEĞİŞEN İNSAN
Zaman geçtikçe yalnızca çevremiz ve koşullarımız değişmez; kendimize bakışımız da dönüşür.
Gençlik yıllarında büyük bir anlam taşıyan olaylar, yıllar sonra farklı bir gözle değerlendirilebilir. Bir zamanlar kırgınlık duyduğumuz bir insanı daha sonra anlayabilir, büyük bir mutluluk olarak gördüğümüz bir anın aslında hayatımızda başka bir dönemin başlangıcı olduğunu fark edebiliriz.
Bu değişim, geçmişin bütünüyle farklı bir gerçekliğe dönüşmesi anlamına gelmez. Değişen, çoğu zaman geçmişi değerlendiren bilincimizdir.
Bir hatırayı bugünkü aklımızla yeniden yorumladığımızda, o günün koşullarıyla bugünün bilgisi arasında bir köprü kurarız. Böylece geçmiş, yalnızca hatırlanan bir olay olmaktan çıkar ve bugünkü benliğimizin anlam dünyasına katılır.
Kendi hafızamızın neresinde durduğumuzu sormak, aslında kendi hayatımıza nereden baktığımızı sorgulamaktır.
Geçmişin içinde kaybolmuş bir seyirci miyiz? Yoksa geçmişten gelen parçaları anlamlandırarak geleceğe yön vermeye çalışan bir özne mi?
Belki de insan, bu iki konum arasında sürekli gidip gelir. Bazen hatıralarının etkisi altında kalır, bazen onlara dışarıdan bakabilecek bir mesafe kazanır. Bazen geçmişin gölgesinde yaşar, bazen de o gölgenin kendisine öğrettiklerini geleceğe taşır.
İnsanın iç dünyasındaki asıl hareketlilik, bu iki hâl arasındaki geçişlerde saklıdır.
SONUÇ: SANİYELER İÇİNDE KAYBOLAN HAKİKAT
Hatıra, soldan sağa doğru kayar ve gözlerimizin önünden silinir. Saniyeler sürer ama geride bıraktığı tortu bir ömre bedeldir.
Belki de insan, zihninin karanlık odalarında süzülen bu mavi sahneleri yakalamaya çalışan bir avcıdır. Gözümüzün önünden havada uçuşarak geçen o birkaç saniyelik hatıra, bize aslında kim olduğumuzu hatırlatır: Sonsuz ve koyu bir boşluğun ortasında, etrafındaki kırık parçalardan kendine bir anlam inşa etmeye çalışan yalnız bir ruh.
Ancak insanın hikâyesi yalnızlıktan ibaret değildir. Hatıralarımızda başkalarının da izleri vardır. Bir dostun sözü, bir annenin bakışı, bir ayrılığın sessizliği, bir kavuşmanın sevinci ve hiç beklemediğimiz bir anda karşılaştığımız bir insanın bıraktığı iz, hafızamızın parçaları arasına karışır.
Bu nedenle kendi hafızamıza baktığımızda yalnızca kendimizi görmeyiz. Bizi biz yapan ilişkileri, karşılaşmaları, kayıpları ve umutları da görürüz.
Belki de insanın asıl yolculuğu, geçmişin bütün parçalarını eksiksiz biçimde bir araya getirmek değil; o parçaların arasında kendi varlığının anlamını aramaktır.
Mavi tülün arkasında zaman akmaya devam eder. Hatıralar belirir, şekillenir ve kaybolur. Biz ise her hatırlayışta biraz değişerek kendi hikâyemizi yeniden okuruz.
Ve belki de en önemli soru, hafızamızda ne kadar çok şey sakladığımız değil; hatırladıklarımızın bizi nasıl bir insana dönüştürdüğüdür.
Peki sizin koyu maviliğinizin etrafında bugün hangi parçalar uçuşuyor?
ETEM SEVİK


Yorumlar (0)
İlk yorumu siz yapın.