HABERMAX. Fransa’da görünür hâle gelen toplumsal gerilimler ve Avrupa’nın farklı ülkelerinde yaşanan şiddet olayları, kıtanın demokrasi ve hukuk anlayışını yeniden tartışmaya açıyor. Ekonomik eşitsizlikler, kimlik çatışmaları ve siyasi güvensizlik, toplumların farklı kesimlerini giderek daha sert bir kutuplaşmanın içine sürüklüyor.

Aşırı sağ ve aşırı sol arasında şiddetin gölgesi
ETEM SEVİK | Konuk Sosyal Bilimci ve Yazar
Bir yanda göçmen karşıtlığı ve milliyetçilik üzerinden güç kazanan aşırı sağ, diğer yanda mevcut düzene karşı mücadele söylemiyle zaman zaman şiddete yönelen aşırı sol bulunuyor. Ancak ideolojiler farklı olsa da şiddeti meşrulaştıran bir anlayış, demokratik toplumların geleceği açısından ciddi bir tehdit oluşturuyor.
Avrupa’nın sorunu yalnızca sokaklardaki çatışmalar değil, bu çatışmaları besleyen toplumsal kırılmaların giderek derinleşmesidir. Devletlerin görevi, kamu düzenini sağlarken temel hak ve özgürlükleri korumak; siyasetin görevi ise toplumsal öfkeyi körüklemek yerine sorunlara çözüm üretmektir.
Şiddet, Toplumsal Hafızayı da Değiştiriyor
Avrupa’da giderek belirginleşen bu tablonun bir başka boyutu da şiddetin toplumsal hafızada yarattığı dönüşümdür. Her yeni çatışma, yalnızca o günün güvenlik sorununu değil, geleceğin önyargılarını da besleyebiliyor.
İnsanlar zamanla karşısındakini farklı düşünen bir yurttaş olarak değil, kendi yaşam biçimine yönelmiş bir tehdit olarak görmeye başladığında, toplumsal uzlaşının zemini de ortadan kalkıyor. Böylece sokakta başlayan çatışma siyasetin diline, siyasetin dili ise toplumun gündelik ilişkilerine taşınıyor.
Buradaki en büyük tehlike, şiddetin sıradanlaşması kadar, şiddete duyulan tepkinin de taraflara göre değişmeye başlamasıdır. Bir grubun gerçekleştirdiği şiddeti kınarken diğerinin şiddetine gerekçe üretmek, hukukun evrenselliğine zarar verir. Çünkü demokratik değerler, yalnızca kişinin kendi düşüncesine yakın olanları değil, karşıt görüştekileri de koruyabildiği ölçüde anlam taşır.
Aşırı Sağ ve Aşırı Sol: Farklı İdeolojiler, Ortak Tehlike
Aşırı sağ ile aşırı sol, siyasi hedefleri ve toplumsal düzen anlayışları bakımından birbirinden ayrılır. Ancak her iki uçta da şiddetin siyasi mücadelenin meşru bir aracı olarak sunulması, demokratik düzen açısından ortak bir tehlike yaratır.
Göçmenleri, azınlıkları veya farklı kimlikleri hedef alan nefret söylemi de siyasi amaçlarla şiddeti teşvik eden yaklaşımlar da toplumsal barışı zayıflatır. Hiçbir ideoloji, hiçbir siyasi hedef ve hiçbir toplumsal mağduriyet, başkasının yaşam hakkını, güvenliğini veya temel özgürlüklerini ihlal etmenin gerekçesi olamaz.
Demokrasi, yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Seçimlerin yanında hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü, çoğulculuk ve farklı düşüncelerin barış içinde var olabilmesi de demokratik hayatın temel unsurlarıdır. Bu değerler zayıfladığında, siyasi rekabet zamanla düşmanlığa; düşünce ayrılıkları ise çatışmaya dönüşebilir.
Ekonomik Eşitsizlik ve Güvensizlik Göz Ardı Edilemez
Avrupa’nın karşı karşıya olduğu sorunların yalnızca güvenlik politikalarıyla çözülebileceğini düşünmek, meselenin toplumsal boyutunu eksik değerlendirmek anlamına gelir. Ekonomik kaygılar, gelecek endişesi, toplumsal dışlanma ve kurumlara duyulan güvensizlik, siyasi kutuplaşmayı besleyen unsurlar arasında yer alabilir.
İnsanların kendilerini ekonomik ve sosyal hayatın dışında hissetmesi, radikal söylemlerin daha fazla karşılık bulmasına zemin hazırlayabilir. Ancak bu durum, şiddetin kaçınılmaz olduğu anlamına gelmez. Asıl mesele, toplumsal sorunları demokratik yöntemlerle çözebilecek güçlü kurumların ve kapsayıcı politikaların varlığıdır.
Siyaset kurumunun sorumluluğu, toplumdaki öfkeyi kısa vadeli siyasi kazançlar için kullanmak değil, bu öfkenin nedenlerini anlamak ve çözüm üretmektir. Ayrımcı söylemlerle oy devşirmeye çalışmak veya siyasi rakipleri bütünüyle düşmanlaştırmak, toplumun ortak yaşam iradesini zedeleyebilir.
Hukuk Herkes İçin Aynı Ölçüde Uygulanmalı
Avrupa’nın önündeki asıl sınav, yaşanan toplumsal kırılmaları yalnızca güvenlik politikalarıyla aşmaya çalışıp çalışmayacağında yatıyor. Ekonomik kaygıları görmezden gelen, toplumsal dışlanmayı derinleştiren ve farklı kesimler arasındaki güvensizliği azaltamayan hiçbir siyasi yaklaşım kalıcı huzur sağlayamaz.
Öte yandan, hiçbir mağduriyet başkasının hakkını çiğnemenin gerekçesi hâline getirilemez. Hukuk, kişilerin siyasi kimliğine, dünya görüşüne veya toplumsal konumuna göre değişen bir ölçü olmamalıdır. Devletin müdahaleleri hukuka uygun, gerekli ve orantılı olmalı; temel hak ve özgürlükler korunurken kamu güvenliği de sağlanmalıdır.
Aynı şekilde siyasi hareketler de kendi taraftarlarının hatalarını görmezden gelmek yerine, şiddet karşısında açık ve tutarlı bir tutum sergilemelidir. Hukukun üstünlüğü ancak herkes için geçerli olduğunda toplumsal güvenin yeniden kurulmasına katkı sağlayabilir.
Avrupa’nın Geleceği Ortak Yaşam İradesine Bağlı
Avrupa’nın tarihsel deneyimi, toplumsal çatışmaların ve ideolojik kutuplaşmaların ağır sonuçlar doğurabildiğini gösteriyor. Bu nedenle kıtanın geleceği açısından önemli olan, farklılıkları ortadan kaldırmak değil, bu farklılıkların demokratik kurallar çerçevesinde bir arada yaşamasını sağlamaktır.
Farklı kültürlerin, kimliklerin ve siyasi görüşlerin bir arada bulunması tek başına bir sorun değildir. Asıl sorun, bu farklılıkların birbirini dışlayan ve zamanla düşmanlaştıran bir anlayışa dönüşmesidir. Toplumsal uzlaşının korunması, hem siyasi liderlerin sorumlu bir dil kullanmasını hem de kurumların adalet duygusunu güçlendirmesini gerektirir.
Avrupa’nın önünde iki seçenek bulunuyor: Toplumsal öfkenin ve ideolojik çatışmaların giderek derinleştiği bir geleceğe sürüklenmek ya da hukuku, özgürlükleri ve ortak yaşam kültürünü güçlendiren bir yaklaşımı benimsemek.
Sonuç: Demokrasi Şiddete Teslim Edilemez
Demokrasi, yalnızca çoğunluğun değil, herkesin hakkını koruyabildiği ölçüde güçlüdür. Avrupa’nın geleceğini belirleyecek olan, hangi ideolojinin üstün geleceğinden çok, şiddet karşısında hukukun ve ortak yaşam iradesinin ne ölçüde ayakta kalacağıdır.
Fransa’dan yükselen toplumsal gerilimler, Avrupa’nın kendi değerleriyle yeniden yüzleşmesini gerektiren önemli bir uyarı niteliği taşıyor. Aşırı sağın ayrımcı söylemleri de aşırı solun şiddete yönelen eylemleri de aynı demokratik ölçütlerle değerlendirilmelidir.
Çünkü kalıcı barış, bir tarafın diğerini susturmasıyla değil, herkesin hukuk içinde kendisini ifade edebilmesiyle mümkündür. Avrupa’nın kırılan aynasını onaracak olan da siyasi üstünlük mücadelesi değil; adalet, özgürlük, eşitlik ve birlikte yaşama iradesidir.




Yorumlar (0)
İlk yorumu siz yapın.